20 Ekim 2014 Pazartesi

Ne sen Ebussuud efendi olabildin,ne de ben Süleyman.


Geldim yine, adalet umarak ama adil olmayan ben esasında hiç de adalet istemez tavırlardayım. ”Adalet nerede ?” diye sorduğumda gösterdikleri yeri hiç dünya gözüyle göremedim, zaten söyleyenler de ‘bu gözlerle olmaz’ dediler.
‘Gerçek adaleti kim sağlar ?’ sorularım hep inancımda son bulurken, adalet bekleyen benim yapabileceğim tek şey adil olmak ya da tam karşılığı olmasa da zulm etmemek.
Değil midir ki olduğu değeri göstermezsen değerliye ve değersize göstersen hak etmediğinden çok değeri.
Aslında seni hiç suçlayamam söylediklerim ve istediklerimle. Sen değilsin bana bunu yapan. Sağıma baktığımda görmediğim, soluma baktığımda suratıma sırıtan insanlarda da değil sorumlusu. ”O zaman kim ?” sorum, içimde havlayıp duran bir türlü susturamadığım vicdanımda yankı bulmuyor.
Belki de suçluyu bulmak kolay yada suçlamak ama sıra cezaya gelince, ilk taşı günahsız atsın diyene herkes suçlar ve kızgın gözlerle bakıyor; ‘nerden çıktı şimdi bu söz’ der gibi.
Cürmüm beni tutuştururken bir tarafımda gerekçeler üretiyor, yabana atılamaz gerekçeler. Bir zaman bu gerekçeler beni Raskolnikov yapıyor ve diyorum ki; “bir Napoleon olmak istedim,bunun için yaptım...şimdi anladın mı?” ancak bu çok uzun sürmüyor, uğultu yeniden beni buluyor,ellerimle kafamı tutacakken ellerim yok oluyor ve ben şimdide bir dönüşüm geçiriyorum,annem bile beni tanımıyor.
Göstereceğim diyorum, sizin uydurduğunuz kuralların bana uymadığını benim sizin gibi olamadığı.Sizinde benim ağlamalarıma kulaklıklarınızı takıp baktığınız ve hayatınızda yerimin bir ‘efekt’ sesinden daha değersiz olduğunu.
Şimdi kendimdeyim diye telkinde bulunduğumda üzerime bulaşan kelimeleri silkeyerek ve ruhuma aynadan son kez bakarak kapını çalıyorum. İçeride senin yanında bir kaç kişi daha var hepiniz de bir çok sorunu çözmüş gibi duruyorsunuz, buna sevinmiyor değilim ve söylüyorum yazıya döktüklerimi.
Verilecek cevapları taşımak için ellerim bomboş beklerken, “evet” lafzı ile “sen ne anlatmak istiyorsun yani yaptıklarından sonra bizden medet mi umuyorsun” beyanı ile karşılaşıyorum.
Ve o sırada yağmur yağıyor ,ordusunun tamamı yok olmuş ancak kendisi kalmış komutan üzgünlüğümde kelimelerimin cesetlerine bakarak ağlamak istiyorum ama bunu dahi yapamıyorum.
Ağzımdan gayri ihtiyari ; “ karşındakini anlamazsan bu sadece onun anlattıklarının anlaşılmazlığından mı kaynaklıdır ? Yoksa onu anlamaya çaba harcamadığından mı ? Emek verilmeye değmez mi insan.” cümleler çıkıyor ve odadan çıkıyorum.
Daha sonra kalemim elimde , defterime yine içimi döküyorum; Sözlerimin bir yere varmasını bekleyen Sen,istediği ile karşılaşmayacağını bilen Ben. Karşısında Ebussuud efendiyi görmeyi arzulayan ancak Süleyman olamayan ben. Ve zalim olarak “ben” lafzı ile yazıyı bitiren, yine ben.

19 Ekim 2014 Pazar

Çözüm Yok


Davacısı olmayan bütün duruşmaların davacısı ben oluyorum ve davamdan vazgeçiyorum. Davalısı olmayan bütün duruşmaların davalısı olarak da kabul ediyorum.
“İşte oldu” diyorum.”  “Husumet son buldu.”
Ve bilirkişilerin yüzlerine aslında hiç bir şey bilmediklerini haykırıyorum.
Bütün muaccel olmuş borçlar uğruna ruhumu ipotek ettiriyorum.
Cübbemi artık sadece namaz kılarken giyiyorum.
İlanları da kimseyi aramak için değil, sadece son yemeğim de, yürekli havarilere yerimi bildirmek için kullanıyorum.
Rüyamda Süleyman alnımdan öpüyor ve “Oğlum çözdün davaları, bu sayede bende bolca sohbet ediyorum karıncalarla”diyor.
Bütün hakimler ve savcılar işsiz kalıyor, avukatlara zaten gerek yok, çünkü kimsenin kendini savunmaya ihtiyacı yok.
Adliyeler artık müze olarak kullanılıyor. İnsanlar sohbetlerinde ; “biliyormusun üstadım, eskiler sorunlarına buralarda çözüm buluyorlarmış” diyorlar.
      Çözüm lafını duyan ben, kendime hakim olamayarak tebessüm ediyorum ve içimden; 

      ‘çözüm yok’ diyorum ‘çözüm yok...’

18 Ekim 2014 Cumartesi

BAKIŞ



Amca ellerini sıvamış dualar eşliğinde abdestini alırken,yanına güzel giyimli biri geldi.Küçümser vaziyette amcaya baktı ve gitti.Amca hiç oralı olmadı,mağrur vaziyette devam etti,uhrevi temizliğine.Üstüne başına baktı,adam,aklımda sadece gitmek istediği yer vardı.Amca ise gidecekleri son yere hazırlık için abdest alıyordu.

Küçük kız başında ki örtüyü çektikçe çekti,belli ki bir şeyler yapmak ister gibiydi.Annesine özenip o da ona göre olabilecek bir başörtüsüyü alıp dışarı çıkmış,güzelce kafasına yerleştirmiş ve etrafa bakıp,takdir beklemişti.Ve annesinden isteğini aldı; “ne kadar da güzel yakışmış benim kızıma”. Yanından geçen genç kız acır vaziyette kıza baktı. “Yazık dedi kendi kendine yazık,daha bu yaşta”.Ama küçük kızın duymak istediği annesinin sözleriydi.Genç kıza inat.
Evet, belki de ‘yazık lı’ bir cümle kurmanın tam zamanı olan vakitti ama kime ?.

Genç adam ders arasını fırsat bilip fakülteye beş dakika uzaklıkta ki mescide koşturuyordu.Mescidde namazını kıldı.Dua güvecinlerini sema ya yolladı.Hızlı adımlarla ders’e yetiştim derken,anfinin kapısının kapanmış olduğunu gördü,kapıyı açtı ve içeri girdi.Bunu gören profesör anladı,çocuğun neden geç geldiğini,birkaç defa daha rastlamıştı çünkü.Genç adam alnında secde izleri ile yerine oturmak isterken,sırtından laflandı.
“Nerden geliyosun,evladım” söylenebilecek ilk darbeye zemin oldu. “Namazdan” cevabı ise kalkan.Ve çıldırış,sinir,parmak uçlarını yiyiş...
Genç adam dışında olayı anlamlandırmayanlara,Allah rehber  ; “ve düşmanlıkları ağızlarından dışa vurmuştur, sinelerinin gizli tuttukları ise, daha büyüktür.” (03/18)
Ders bitti.


Kadın kendini yırtarak bağırıyor,kendine yandaş arıyordu.Yandaşları da aynı onun gibi,yırtınıyorlar.Konuşma uzadı,uzadı; “bizde bilmem neyiz,biz sizden daha bilmem neyiz,siz bilmem ne istismarcılarısınız.”
Ve sesler kesildi.Ama görüntü aynı,kürsüde ki kadının ağzı oynuyor,konuşur gibi hareketlerde bulunuyor,onu dinleyenlerde yine ellerini kaldırarak tezahürat yapar gibiydiler.Fakat ses yok.Ses gitti.Görüntü siyah-beyaz.
Sadece “geldiler” diye biri bağırdı.Ve boğalar saldırmaya geçmeye hazırlanırken.Bir örtü hepsini tuttu,kaldırdı.
Üzerlerine sadece toprak serpildi. “Her canlı ölümü tadacaktır” ayeti üstlerinde duruyordu.


Firavun,Nemrut ve Ebu Cehl el ele.Buradalar,ilk uğrak yerleri,meclis.Kimse onları tanımıyor.Galiba yani bir Avrupa heyetinin üç diplomatı diyenler çoğunlukta.Herkesler el sıkışmalar,konuşmak istemeler ve yandaş arayışları.

17 Ekim 2014 Cuma

Allah Lafzının ardından geldiği ‘HAYIR’ larla başladı her şey…


Artık gün bitiyordu,günler bitiyordu. Mevsimler selam bile bırakmadan çekip gidiyor, sadece ben kalıyordum. Ellerim bomboş olarak.
Çevrem pislik, toz duman…
Geldiğim yer ya işim ya da evim oluyordu.
Beklendiğim yer zaten yoktu ki.
Beklenmediğim yerlere ise zaten gidemiyordum.
Kaybedecek bu dünya zindanında sadece prangalarım olmasına rağmen, efendisine aşık köleler gibi kalıyordum.

Üstüm başım toprağa bulanmış, miskinler tekkesinin dersini kaçırmayan tek dervişiydim.

Hiçbir zaman bağırıp, kırıp, dökememiştim ama şimdi sesimi bile çıkartamıyordum.
Nerden beklenirdi bende meydan okumak ya da büyük bir ‘HAYIR’ demek.

Başım dönüyordu, neler oluyor diye etrafa bakındım
Çevremde klakson sesleri, satıcıların bağırtıları, üçüncü sınıf müzikler.

Ve en güzel senfoni; Sessizlik.

Gerisi değişim, dönüşüm.Kafka böceğe dönüşmeyi kendine değer biçti, ben beşerlikten kurtularak şerefli mahlukat insana dönüştüm.

Artık kimse bana bir şeyler diyemiyordu. Ben ‘HAYIR’ larımı kendime kalkan yapmış etrafta koşuyordum.Sadece duraklarım minareli Allah’ın evleri oluyordu.

Don kişot gücünü toplatıp  yel değirmenlerine vurmak istiyordu .Bense gücümü minarelerden alıp başka yerlere saldırıyordum.

Yanımda kimsem yoktu. Beni görenler Ebu zer e dedikleri gibi o tek yaşadı tek haşredilecek yakıştırmasını yapıyorlardı.

Ellerimi açarak yolların ortasında duruyor, haykırıyor, bağırıyordum. Fakat insanlar beni bir kelime ile yaftalayıp yollarına devam ediyorlardı: ‘meczup’

Aslında ben de biliyordum yaptıklarımın mantık ile bağdaşmadığını ve sadece ‘bak’malık işler yaptığımı. Ama içimde HAYIR ağaçları kök salmak isterken yada bir başka deyişle evim yanarken benim koşturmamdan ayaklarına bastıklarımın bakışları beni ilgilendirmiyordu ki.

Büyük büyük laflar etmek için oturduğum banklarda en yakın dostlarım yaşlı amcalarla ,torununu gezdirmeye çıkan teyzeler oluyordu.Anlatıyordum fakat onlar suratıma sadece ‘dünya bir gündür o günde bugündür ’  diye bakıyorlardı.


Yürüdüm , koşmaktan yorulduğumdan değil , sadece karıncaların yuvalarına yemek taşımasını gözden kaçırıp  es geçmekten korktuğumdan yürüdüm.

Yürürken ‘HAYIR’ inancıma halel gelmemesi için sadece insanlara bakmamaya özen gösterdim. Yani kirlenmemeye.
Kirlenmekten korkuyordum. Yıkanmakla geçmeyecek kirlenmekten.